Eski... Yaşanmış bitmiş te olsa, hala birşeyler anlatma telaşında. Onca yoldan ayağının tozuyla geliyor anlatmaya, ilk heyecanıyla.
Eskinin adı eski. Tadı eskimiyor adına inat. Yıllandıkça değerleniyor. Sararmışta olsa, özündekiler tükenmiyor. Hep aranan oluyor. Adının geçtiği yere nedensiz bir huzur doluyor.
Bileti olmayan bir yolculukta, bilmediğimiz bir hikayenin ortasında buluveriyoruz kendimizi dinlerken. Hem de can kulağıyla dikkat kesilmiş, çıt çıkarmaz halde...
Her yolculuk, dolaştırıyor sanki o sokaklarda. Yanıma birşey almadan öylece gitmek, ve konuşmadan izlemek istiyorum yalnızca. Bir de dönüş saatini kollamadan, kaygısız bir kaçamak kıvamına gelinceye dek kalmak hatıralarda.
Bazen sokak aralarından çıkan tanıdıklara rastlıyorum. Tanımadığım gençlikleri biraz uçarı, ceplerinde istikbal rüyaları.
Mahalleden geçen otomobil çocukların sevinci. Yazlık sinema keyifleri, kızların bez bebekleri, tahtadan atlar, gazozdaki baloncuklar, kağıt helva ve horoz şekeri gülümsetiyor yüzlerini.
Herşeye rağmen mutluluk paha biçilemeyecek kadar değerli...Mutluluk kendi dünyalarında, kafesli balkonların ardında, cumbadaki sardunya saksılarında...Ahşap evlerinin pencerelerine iyice yerleşen konu komşunun mahalleye taşan dostluklarında...Çarşıdan eve dönen filedeki kese kağıtlarında biraz da.
Herşeyin kıymetli olduğu huzurlu günler...Geçmişten geleceğe fotoğraf karelerinde gelebilmişler sessizce. Bir ''İstanbul Hatırası'' çektirir kadar özenli halleriyle.
Her hatıra bıraksak neler anlatacak aslında, biraz buruk ve sitemkar. Yol yorgunu da olsa, muhakkak içini dökmeli. Çünkü küçük şeylerdeydi büyük mutluluklar. Ve eski diyerek bir kenara ayrılmadan önceydi kıymetleri. Maziye terkedileceklerini hiç düşünmemişlerdi.
Hal böyle olunca yenide aramışız kendimizi. Ararken biraz yıpratmışız birbirimizi. Başı-sonu belli bir yolculukta küçük mutluluklar ikna edememiş bizi. Uzaktakini düşlerken yanı başımızdakine kapatmışız gözlerimizi. Sonra bir bakmışız ki yokmuş aslında daha ötesi.
Dönüp dolaşıp siyah-beyaz yaşamların naifliğini, bir fincan kahvenin kırk yıllık hatrını, iç huzurunu aramışız yana yakıla.
Bir de bayramlık sevinçleri hiç büyümeyen çocuk yanımızla! Badem şekeriyle çikolatanın bitmeyen dostluğunu, mendil arasındaki harçlıkların bereketini, ve limon kolonyasının burnu sızlatan kokusunu her nedense...
Ve nihayet, zamanında diyerek başlayıp zamane çocuklarına varan naftalin kokulu yolculuklarda bulmuşuz yeniyi!
Artık Üsküdar'a gider iken bir mendil bulunur mu, bir tatlı huzur almaya gidilir mi Kalamış'a bilinmez. Ama o ruh hep bekler içten içe, tüm içtenliğiyle...